• 0 532 508 57 07
  • icelsoroptimistkulubu@gmail.com

Meriç Alkan

Meriç Alkan

  • 18 Ekim 2016

Genç yaşlardayken üzerinde düşünmediğimiz nice olaylar, yaşantılar vardır. Ama bazı anılar vardır ki, onlar belleğin bir köşesinde bekler ve fırsat bulduğunda tüm berraklığı ile gün ışığına çıkarlar. Öylesine güçlü bir izdir onlar. Anılarımdaki Mersin kadınları da böyle derin bir iz bırakmışlar bende. 1950’lerden öncesini anlatılardan biliyorum. Sonrası ise kendi gözlemlerim.

1950’li yılların Mersin’i, Tren İstasyonu’ndan başlayıp Müftü Deresi’nde biten küçük bir kentti; nüfusu kırk bin. Küçük ama görünüşü ve sosyal yaşamı ile çağdaş bir kent…
Çağdaşlık, Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından yerini almış Mersin’de. En belirgin bir biçimde de kadınların giyimlerinde görülürdü. Hazır giyimin yaygın olmadığı yıllardı. O nedenle insanların çok sayıda giysileri yoktu. Ama el yapımı giysileriyle de özenli giyinmeyi başarırlardı. Elbiseleri kendileri diker, ya da diktirirler; kazakları, hırkaları kendileri örerlerdi.

Büyük bir kısmının başları açıktı. Başını örtenler de başörtülerini çoğunlukla üçgen biçimde ve çene altından düğümleyerek kullanırlardı. Alınlarında da saçları görünürdü. Yaşlılar ise daha çok kahverengi veya siyah renkte, uzun bir dikdörtgen biçiminde, çene altından bağladıkları ipekli başörtüsü takarlardı.

Milli bayramlar büyük bir coşkuyla kutlanırdı ve Cumhuriyet Alanı’nı veya Stadyum’u dolduranlar da daha çok kadınlardı. Resmigeçitlerde önlerinden bayrak geçtiğinde kıvançtan gözyaşlarını tutamayanlar olurdu.
Yaz gecelerinde çocuklarıyla birlikte açık hava sinemalarına ya da önündeki kumsala dalgalar vuran parka giderlerdi. Kış aylarında da sinemaya gitmek tek eğlenceleriydi. Özellikle Güneş Sinemasının altı matineleri çok revaçtaydı ve en güzel giysilerini giyerlerdi oraya giderken.

Akşam üzerleri ise kızlar ikişer-üçer kol kola girip Atatürk Caddesinde gezintiye çıkarlardı.

Çok az evde telefonun olduğu o dönemde misafirliğin bile kuralı vardı. Genelde on beş günde bir “gün” yaparlardı. Hangi gün kimde toplanılacağı önceden bilinirdi. Arada yapılan ziyaretlerde ise muhakkak evdeki çocuk gönderilir, “Bir mâniniz yoksa annem bugün size gelmek istiyor.” diye sorulurdu. Öyle saygılıydılar birbirlerine karşı.

1930’lu yılların genç kızları ancak ortaokula kadar okuyabiliyormuş, çünkü 1945 yılına kadar Mersin’de lise yoktur. Bu ortaokulda kız-erkek karma bir eğitim yapılırmış. Ortaokul mezunu kızların çok azı il dışında lise öğrenimi görme fırsatı bulurlar. Liseye devam edemeyenler için ise 1933 yılında açılmış olan Halkevi her alandaki kurslarıyla bir eğitim kurumu olarak hizmet verir.

1945 yılında Vali Tevfik Sırrı Gür’ün girişimiyle bir lise açılır ve ortaokul da liseye katılır. O dönemde İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde bile kız lisesi, erkek lisesi diye ayrı ayrı okullar varken Mersin’deki lise karmadır. O tarihten itibaren Mersinli çocuklara lise öğrenimi yapma imkânı doğar. Öyle ki, liseyi bitiren genç kızlara da yüksek öğrenim yolu açılmış olur. Böylece birçoğu İstanbul ve Ankara’daki üniversite giriş sınavlarını kazanarak yüksek öğrenim yapma şansını yakalamışlar ve zorluklara katlanarak öğrenimlerini tamamlamışlardır.

Bu genel görüntülerin yanı sıra bir de, çocuklarının öğrenim görmeleri konusunda çok çaba harcayan Mersin kadınlarıyla ilgili belleğimde iz bırakmış özel anılar var. Önce, en yakından tanıdığım için, annem… Tek çocuk olarak büyütülmüş; resim yapan, müzikle ilgilenen bir genç kız… Ve sonra beş çocuğunu yetiştirip okutmak için özveriyle kendinden vazgeçmiş bir kadın... Vazgeçmediği tek şey vardı: kitap okumak.

Sonra bir başka anne… “Sıkma”yı sevdiğim için her pişirişinde beni de yemeğe çağıran Fethiye Teyze. Liseye devam edip ardından doktor olmak isteyen kızının bu isteğini gerçekleştirebilmesi için kendini siper eden bir Mersin kadını. O kız çocuğu şimdi İçel Soroptimist Kulübü’nün üyesi Dr. Ayşe Vural; kırk yıl milletine hizmet etmiş bir hekim.

Anılar peşpeşe geliyor: İlkokulu bitirdikten sonra okumaya devam etmesine izin vermeyen babadan gizli olarak kızını ortaokula kaydettiren ve onun okula gitmesini haftalarca gizleyen bir başka anne… O da bir İngilizce öğretmenini kazandırdı bu ülkeye.

Bir başka arkadaşımın annesi de, müzik konusunda çok yetenekli olan kızını lisedeyken Ankara Devlet Konservatuvarı’na gönderebilmek için uğraş vermişti. O arkadaşım da konservatuarı bitirdi ve emekli olana kadar Ankara Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nda keman sanatçısı olarak çalıştı.

Vefa duygularıyla andığım çok özel bir Mersin Kadını ise çağdaşlığın temsilcisi, Lise’nin Fransızca Öğretmeni Zeynep Arıkan’dır. İstisnasız bütün öğrencileri ondan çok yetkin bir öğretmen olarak söz ederler. Bense onu Lisenin ilan tahtasına asılmış bir yurtdışı burs sınavına başvuru haberini bir kız öğrenciye iletmek için temmuz sıcağında koşturan bir Mersin Kadını olarak hatırlarım.
Benim tanımadığım daha nice özverili Mersin Kadını vardır, kimbilir! Hepsine saygıyla…